Dienstag, 6. August 2013

Arif-i Billah kime denir?




Bismillâhirrahmânirrahîm

Hazreti Şeyh Muhyiddin-i Arabi'nin “Fütühat-ı Mekkîyye”sinde açıklamayı  arzu  ettiği meselelerden biri de “ARİF” hakkındadır.

“Feiza kanel arifu arifen hakikaten felem yetekayyed bimutekadin...”
“Bir irfan sahibi hakikaten arif olduğu zaman, bir itikad ile kayıdlanmaz...”

Bir irfan ehli, kendi hakikatine arif olsa, bir itikada uyup, diğerlerine uymamazlık etmez. Yani Arif-i Billah, itikadında heyula gibi olup, heyula ise, her ne suret olursa olsun kabul edip, cümlesine mahal ve mekan olur. Ve haddizatında kendinde ne bir başkalaşma ne de bir değişme vaki olmaz.

Ve hangi surete bürünürse bürünsün, yine zatında kendi aslı üzerinedir. Arif-i billah her türlü itikadı kabul edip, herhangi bir itikadla mukayyed olmayıp, ilahi bilgideki yeri üzere olan itikadında. daim ve sabittir.
Bununla beraber, cümle itikadları da câmi ve havi olup, cümlesinin aslına vakıf olarak, bütün itikadları kapsamına alır. Özünü bildiği şey, dıştan hangi surete bürünse. gaflet etmeyip ve bir suret ile de kayıtlanmayıp, her yüzde müşahede edici olur.

Beyit:
               Tecelliyatı hüda iledir iki cihan,
               Cemal-i hakka nazar eyle, dilediğin yandan.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
“Ehl-i cennet, cennete dahil olduğunda. Hak Subhanehu ve Teâlâ Cemâl ile Kemâlinden kibriya perdesini kaldırıp:
“Ene Rabbükümül ala”
“Yıllardır görmeyi arzuladığınız âlâ. Rabbınız benim,” diye zuhur eder... Onlar Rabbın bu tecellisini inkâr edip;
“Hayır, Asla!..” diyerek feryad u figan ederler.

Bu tecelli değişik şekillerde üç defa daha tekrar eder.
Ve onlar da tekrar tekrar inkâr ederler.

Sonra Hak onlara, “Rabbınızla sizin aranızda bir işaretiniz var mı?..” diye hitab eder...
Onlar da “evet” derler.

Ondan sonra herkese, kendi zannı ve itikadı üzere olan tecelli ile tecelli eder. Onlar da bu defa kabul ederler.»

Nitekim şerefli hadîste:
“İnneküm seteravne rabbüküm kema teravnel kamere leyletel bedri,” buyrulur...
 “Ayın ondördüncü gecesi kameri nasıl görürseniz, Rabbinizi de öyle aşikâr göreceksiniz!..”


Amma “Arif’ olanlar ilk emirde, gördükleri gibi hemen kabul ederler. Zira bunlar, cümle itikadı câmi olup, bir itikadla kayıtlı değillerdir.
Beyt:
            Bugün her kim görürse yârin,
            Gören onlardır yarın.
            Ne bilsin orda bildârın,
            Onlar burada a’malardan.

Nitekim Hazreti Kur’anda buyrulur:
Nitekim Hazreti Kur’anı Kerim  İsra Suresi 17. sure 72. ayette;  
“Ve men kane fiy hazihî a’mâ fehüve fiyl ahireti a’mâ
“Kim burada a’ma olup rabbini göremezse, ahirette de a'madır!”

 Ve bu sebebten ahirette de Hakkı görmek ona nasip olmaz. Hak Teala’dan ricamız şu ki, kullarını taklidden ve mecazî itikadla kayıdlanmaktan esirgesin. Amin.

Eğer suâl edilirse ki:
- Arifin, kendi hakikatına arif olması ne şekilde hasıl olur?..
Cevab:
- Kendisinin hakikatına vasıl olmuş, “Arif-i Billah” olan bir Zata canı gönülden tabi olup, O’nun ahlakiyle ahlaklanmakla olur.

Hazreti Kur’anı Kerim  Maide Suresi 5. sure 35. ayette:
“Vebtegu ileyhil vesiylete” buyurulur.
 - Beni bulmak isterseniz, beni bulmuş kullarım vardır, onları izleyiniz!.. Onlar size vesile olup, bana ulaştırırlar; manasına gelir bu ayet...

Onlara hizmet etmekle, kişi kendini bulup, nerden gelip, nereye gideceğini ve ne için gelip, halen ne makamda olduğunu anlar...

Bu âleme gelmekten murad ve maksad şudur:
“Küntü kenzen mahfiyyen, feahbebtü en u’rafe  fehalektül halka liu’rafa bihi...”
Şeklindeki Kudsî Hadîste belirtildiği üzere;
 “Ben bir gizli hazineydim, bilinmekliğimi arzu ettim ve bu halkı halkettim.”

Ancak, ey aşık, Hakkı bilmen yalnız, kendi nefsine arif olmakla mümkün olur.
Nitekim hadîs-i şerifte:
“Men a’refe nefsehu fekad a’refe rabbehu..”.
 “Kim nefsine arif olursa, o rabbine arif olur!” buyurulur.

Aksi dahi böyledir. Yani, nefsini bilmeyen Rabbini bilmez. Ehline mâlumdur.

Bu hadîs-i şerif hakkında, havas ve avam anlayış derecelerine göre çeşitli manalar vermişlerdir, İnşaallahu Teala havas katında olan bir mana burada beyan olunacak...

Bu makamda yedi tur müşahade edilmiştir.


B İ R İ N C İ   T U R

Bir kimse kendi cisminde, bedeninde tasarrufu olan cüz’i ruhunun varlığını idrak edip anlarsa, birinci tura dahil olur, ki buna Nefs-i natıka yani konuşan nefis derler.

Vahdet, ehli katında; nefs, kalb, ruh, akl, sırr; hepsi tekdir, ancak sıfatı değiştikçe birer itibarî suret ve isim alır, derler.

Nefs-i natıka, cisim ve cisme mensup arazdan değildir. Cesedin dahilinde ve haricinde tasarruf eder. Mekânsız ve nişansızdır. Vücudun belirli bir yerinde yerleşmiş olmayıp, her nereye parmak bassan tümü orada mevcuttur.

Parçalanma ve bölünmesi dahi mümkün olmayıp, şahsın elinde tutan, gözünde gören, dilinde söyleyen, kulağında işiten ve ayağında yürüyen velhâsıl bütün organlarında tasarruf eyleyen odur. Bedenin bütün parçalarının her bir cüzünde zatıyla ve tümüyle mevcuttur. Bütün bedeni kuşatmış bir halde ve de herşeyden ötedir. Eğer, bedenin parmağı, eli, ayağı kesilse, ona hiç bir eksiklik veya son bulma ulaşmaz. Hatta bütün bedene son gelse, ona fena ve zeval gelmez. O yine eskiden olduğu gibi merkezinde daim ve kaimdir.

Ayrıca buna daha pek çok misaller verilebilir. Kişi kendi nefsinin ne olduğunu böylece bilip anlayınca ikinci tura doğru yola çıkar...


İ K İ N C İ  T U R

Birinci turu idrak ettikten sonra ikinci tura doğru yönelen kişi ufuklara, yani zahirî âlemin derinliklerine bakar... Âfakta olan nefs-i külliye nazar eder ki ona; akıl, izafî olan külli ruh dahi derler: Halifetullahtır!.. O cisim ve cisme mensup değildir... Semâların ve yerlerin içinde de, dışında da değildir. Bütün mevcudatı kuşatır, onlarda tedbir ve tasarruf eder...

O’na nisbetle; alâ illîyin ile esfel safilîn yani yüksekliklerin en yükseği ile en alt, ya da diğer bir ifade ile en latif ile en kesîf birdir... Her mertebede zatı ile tümüyle mevcuddur. Parçalanma ve bölünme kabul etmez. Bütün gökler ve yerler tümüyle yok olsalar, bu yokoluş ona hiç bir eksiklik, bölünme vermez...

Mesela güneş buna misal olabilir... Âlemde ne kadar evler, saraylar yapılsa, hepsine güneşin aydınlığı vurur; ancak, her eve penceresi kadar yansıma yapar... Ayrıca, bütün evler ve saraylar harap olsa ve yıkılsa, güneşe bir zarar ve son gelmeyeceği gibi; Hak Teala’da ne kadar insan ve hayvan halketse, Ruh cümlesine hayat verip, tedbir ve tasarruf eder. Ve ne kadar ruh sahibi ölürse ölsün, Ruh-u izafî aslı üzere olduğu gibi daim ve bakî olup, merkezinde sabittir.

Eğer bu hali de idrak edersen, ikinci turun hakikatini idrak etmiş olursun.


Ü Ç Ü N C Ü   T U R

Üçüncü tura yükseldiğinde, cüz’î ruhunu, külli ruhda fani ve yok görüb; külli izafi ruh ile kendini zinde bulursun... Yani, ruhunun, ruhi külli; aklının, aklı külliye mensup olduğunu hakkal yakin müşahade edip anlarsın... Bu üçüncü tur, üçüncü aşamadır. Buradan da ilerlersen, dördüncü tura geçersin...


D Ö R D Ü N C Ü   T U R

Bu turdaki ilerleme halinde, kendi ruhunu, ruh-u izafîde fani gördükten sonra; ruh-u izafîyi dahi Hakkın Zatında  mahvolmuş,   yok olmuş   müşahede   ederek, parçalanmaktan ve bütünlenmekten kurtulursun!..

Böylece, bütün fiilleri, Hakkın fiilinde; bütün esma ve sıfatı, Hakkın esma ve sıfatında, bütün zatları da Hakkın Zatında yokolmuş görüp; ilmelyakîn ve hakkalyakîn müşahade haline geçersin...

“La mevcuda illa hu!..”
“Mevcudat yoktur ancak O vardır!..”
ve;
“Leyse fiy cübbetül vücude sivahu!..”
“Tek vücud cübbesi içinde ondan gayri yoktur!..” gibi sözlerin manalarına zevk ve hâl ile vakıf olursun.

Hazreti Kur’anı Keriym  Mümin Suresi 40. sure 16. ayette
Limenil ­mülkü’l yevme lillahil vahidil kahhar!
 “Anda mülk kimindir?.. Vahid ve Kahhar Allah’ındır!.”. hitabının manası çözülür... Bu mana ve ifadeye vakıf olarak, zahirde Hak’dan gayri mevcud olmadığına arif olursun...

Misalen anlatılan dört turdan; 1. turda enfüs (iç) âlemi: 2. turda afak (dış) âlemi; 3. turda enfüs ve afakın bir şey olduğunu; nihayet 4. turda da cümlesinin Hakkın Zatında mahvolmuş olduğunu anlattık...
Bunları da idrak ettiysen beşinci tura doğru yoluna devam edersin.


B E Ş İ N C İ   T U R

Beşinci turun da hâli şöyledir...
Evvelce belirtilen turların derecelerini birleştirip, öylece müşahede edersin. (Varlık O’dur dersin)... Bu makamın sahibine “İBN’ÜL VAKİT” yani “VAKTİN OĞLU” tabiri kullanılır.

Bu hâl de idrak edilirse altıncı tura devam edilir.


A L T I N C I   T U R

Altıncı turun halini idrak eden, her şeye “AYNA” olur!.. Ve bu makamda salik, KENDİNDEN gayri kimseyi göremez mevcudatta!.. Bütün eşyayı kendine bağlı olarak müşahade eder.

“Cübbemin içinde Allah’dan gayri yok!..” 
ve,
“İki âlemde de gayrim var mı ki!..” demeye başlar...

Herşey O’na ve O herşeye AYNA olur... Belki ayna ve aynadaki akis dahi kendidir!..

Bundan evvel “İBN’ÜL VAKİT” makamında idi ve
“Allah’dan gayrı mevcut yoktur!..” diyordu...

Bu makamda kemale eriştiğinde ise şöyle der:
“Mevcudat yoktur, ancak ben varım!..”

Ve bu makama “EBU’L VAKT” yani “VAKTİN BABASI” denir.

Şayet bunları da idrak edersen, yedinci tura doğru yola devam edersin.


Y E D İ N C İ   T U R

Yedinci turda salik, külli bir fena ile kendini kaybedip, halis tam yokluğa erer... Bundan sonra bekâ içinde bekâ hâsıl olur, ne hâl ve ne de makâm ile sıfatlanır...
Müşahede ve marifet tamamiyle kaybolur. Bu halin tarifi ve izahı olmaz. Zira, burası tam bir yokluk makamıdır!..
Makam dememiz dahi sadece izah gayesiyledir... Yoksa bu mertebe sahibi için ne makâm olur, ne nişan!..
Ancak ehl-i zevk olanlar, zevk ile bu hali yaşarlar, anlarlar.

Arif bu makama vâsıl olduktan sonra ki burası “makâm-ı cem”dir.
“Cem”den farka gelirse Hakkanî bir vücud ve onu süsleyen yeni bir elbise verirler... Böylece de hakikatine arif olur...
Bu da, hadîs-i şerifteki “rabbını bilir” hükmünün sırrını anlamaktır. İşte böylece Hak’ka arif olunur; ve mecazi bir itikadla kendini kayıd altına almaz...

Beyt:
            Ölmeyince bulamadım yolu Hakk’a,
            O’ndan oldum Hay ve yaşadım bekâ.
            Kendimi kendim yitirdim, yine bulam kendimi,
            Hep olursun, hiç edince kendi benliğini!..

Bundan sonra arif bildi ki, bütün afak ve enfüste tecelli eden bir ZAT ve bir hakikattir... Başkası yoktur!. Cümle varlık bir varlık, bir can, bir tendir!.. Hakikat birdir, parçalanmış ve bölünmüş değildir. Görünen her şey, zuhur yeri ve aletidir...  Her zuhur yerinde tümüyle zahir olur...  Bir zerrede dahi tüm esma ve sıfatıyla mevcuddur...

Herkese itikadına ve zannına göre, her mertebede, her mahal ve makamda ayrı bir yüz gösterir!..

Zahirde de, Batında da tasavvur olunan, her akılda makul, her gönülde mana, her kulakta işiten, her gözde gören O’dur!.. Bir yüzden tecellî eder, bir yüzden bakar...  Aşık ve maşuk, talib ve matlub, itikad eden ve edilenin hep tek şey olduğunu anlayıp, vahdete erince, artık arif tek bir itikad ile kendini kayıdlamaz!..

Böylece de, baştaki “arifin tarifi” anlaşılmış olur.


HÎKAYE...

Birkaç âmâ bir yerde toplandıklarında aralarında konuşurlar:
“Acaba biz bir fili görebilir miyiz?,.”

Bir zaman sonra bir fil çobanı rastlar bunlara, ve alıp götürür bir filin yanına...
Âmâların kimi filin kulağına, kimi ayağına, kimi karnına, kimi hortumuna yapışırlar...

Sonra da başlarlar aralarında tartışmaya...
- Ayağına yapışan filin, “direk gibi bir hayvandır bu” der...
- Kulağını tutan, “sofra gibidir,” der fil için...
- Karnını tutan “küp gibi” olduğunu,
- Hortumunu tutan “yılana benzer” olduğunu iddia eder...
Velhâsıl, kim hangi uzvu tutmuş ise, tuttuğu uzva göre itikad ederler fil hakkında...
İşte taklid ehlinin hali de böyledir... Bir inanca mahsus olarak ve o inanç ile mahpus kalarak kendi kendilerini kayıdlarlar...

Beyt:
            Ölçüde kim kaldı bugün mahpus,
            Düşüp toprağa oldu tümden meyus!..

Halbuki kendi hakikatine arif olan bir “arif-i billah” herhangi bir itikad ile kendini kayıdlamaz... Nitekim daha evvelce de anlatıldı. Sen de ehlini bulup, onun vesilesiyle kendine arif olursan bunları anlarsın.

Keine Kommentare:

Kommentar veröffentlichen